TİYATRONUN ONTOLOJİK KÖKENİ

Tiyatronun ontolojik kökeni… Oyun oynama güdüsüyle koşullanmış insandan, tiyatroya evrilen süreçte insanın yolculuğu:

“Antik kazılarda ortaya çıkan kalıntılar çoğunlukla tiyatro yapılarına ait. Demek ki , tiyatro, eski çağlardan beri çok önemli bir sanatmış”. Bu görüş bana değil, entelektüel bir Anadolu kadını olan anneme ait. Bu düşüncesini paylaştığında, dikkat ettiği bu detayla bir kez daha aklına hayran olmuştum annemin.

Tiyatronun ontolojik kökeni… Oyun oynama güdüsüyle koşullanmış insandan, tiyatroya evrilen süreçte insanın yolculuğu:

“Antik kazılarda ortaya çıkan kalıntılar çoğunlukla tiyatro yapılarına ait. Demek ki , tiyatro, eski çağlardan beri çok önemli bir sanatmış”. Bu görüş bana değil, entelektüel bir Anadolu kadını olan anneme ait. Bu düşüncesini paylaştığında, dikkat ettiği bu detayla bir kez daha aklına hayran olmuştum annemin.

Başlangıcı, insanlığın varoluşu kadar eski midir bilinmez ama, tiyatronun insanlığın var ettiği en eski ve en önemli sanatlardan biri olduğu meselesi, her devirde güncelliğini hiç yitirmeyen bir tartışma konusu olmuştur.

Bu tartışmalar bizi, tiyatronun anlamını ve önemini kavramak adına, yeniden okumalar yapmaya zorlamaktadır. Bu okuma ve anlamlandırmalar, tiyatro  sanatının yaşamımızdaki yerini belirlemek açısından oldukça önemlidir.

Tiyatronun var oluş serüvenini incelerken bu konuyu “oyun olgusu” üzerinden ele alıp, tiyatroyu “oyun oynama” dürtüsü ile koşut incelemek doğru bir yaklaşım olacaktır.

Zira tiyatro, insanın oyun oynama dürtüsünden doğmuş bir eylemdir aslında. Uzun yıllar boyunca, çeşitli bilim dalları, oyunun özünü ve anlamını, hayat içindeki yerini bulmaya çalışmış, bu amaçla çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Kimilerine göre oyun, yaşam enerjisinin fazlalığından kurtulmak için seçilmiş bir yol iken, kimileri için, doğuştan gelen bir taklit eğiliminin koşullandırması ile gevşeme ihtiyacının tatminidir.

Başka bir görüşe göre, hayatın kendisinden istediği ciddi faaliyetlere hazırlık yapma biçimidir. İnsan oyun sayesinde nefsine hakim olmayı öğrenecektir.

Nihayet diğer bazı teoriler, oyunu zararlı eğilimlerden masum bir şekilde kurtulma yolu olarak kabul etmiştir; yani bunlara göre (oyun) ya fazlasıyla tek yanlı olarak hareket etmeye yönelten bir eğilimin zorunlu telafisidir, ya da gerçek hayatta gerçekleştirilmesi olanaksız arzuların bir kurmaca aracılığıyla giderilmesi ve böylece kişisel benlik duygusunun korunmasının sağlanmasıdır.

Oyun düzen yaratır. Düzenin ta kendisidir. Dünyanın kusurluluğu ve hayatın karışıklığı içinde geçici ve sınırlı bir mükemmellik yaratır.

Johan Huizinga, oyun ve oyun oynama eylemine dair, kapsamlı saptamaların yapıldığı Oynayan İnsan (Homo Ludens) adlı eserinde, bu ve benzeri tespitlerden yola çıkarak, oyunun insanı yaşama serüvenine hazırlayan kurgusal bir düzenleme olduğu sunucuna varmıştır.

Öyle ki, oynadığı fiziksel ve düşünsel bütün oyunlar, insanın beceri ölçüsünün sınırlarını belirlemesine aracılık eden birer deney alanıdır. Tam da bu noktada tiyatroyu, hayatı tanıma ve anlamlandırma oyunu olarak nitelendirmek, oyun- tiyatro ilişkisinin kurulması anlamında önemli bir bağlamdır.

Peki nasıl başladı bu oyun? Yani, hayatı tanıma ve anlamlandırma oyunu dediğimiz tiyatronun çıkış noktası neydi?

Taklit…Aristoteles, Poetika’ sında bu konuya uzun uzun değinirken, tiyatronun başlangıcında Taklit unsurunun önemine dikkat çekmiştir.

İnsan, doğada gördüğü biçimlerin taklidi olan şeylerden hoşlandığı gibi, ayrıca başka insanların, hayvanların devinimlerini taklit etmekten de hoşlanmaktadır. İnsanın taklit yönünün ortaya çıktığı ilk düzlem ise ilkel çağ ritüelistik törenlerdir.

İlkel insanın inancına göre, doğanın gizemli bir gücü vardır. İnsanoğlu bu güçle aynı evreni paylaşır. Kişi bu gücü kendi içinde hissedebildiği gibi onun kendi dışında ve kendi üzerinde hüküm sahibi olduğunu duyumsar. Doğadaki bu güç, tanrısal bir güçtür ve korkulu olduğu kadar ilgi çekici, bilinmez ve gizemli olduğu kadar da kaçınılmazdır.

İnsan doğası gereği bu güce ayak uydurur. Bir yaşam kaynağı olarak kabul ettiği bu gücü özümsemek ve onunla uyum sağlamak çabası içindedir. Bu uyumu kuramadığında evrenin düzeni bozulacak, tehlikeler ortaya çıkacaktır. Kış geldiğinde bu güç zayıflar. Baharda ise bu güç canlanır ve yenilenir.

Daha sonraki aşamalarda, insan doğal gücü kendinden bağımsız algılamaya başlamıştır. Onu kendi yararı doğrultusunda yönlendirmek için törenler  düzenler. Büyü yolu ile baharı getirmeyi, yağmuru yağdırmayı, avı gerçekleştirmeyi amaçlar. Yapılan bu törenler heyecan uyandırır ve izleyenler için sarsıcı bir deneyim olur. Topluluk önce gerilim içine girerse de, bu gerilimi rahatlama ve şenlik izleyecektir.

Doğaya yön vermek için yapılan bu büyü törenlerinin tiyatronun doğuşunda önemli bir etkisi vardır.  Büyü, insanoğlunun ava çıkmadan önce dans etmesiyle belirir. Avlanmayı istediği ölçüde başaran insanda, avlanacak hayvanlar ve onların öldürülmeleri taklit edildiğinde daha fazla hayvanla karşılaşılacağı ve avın başarılı olacağı yönünde bir inanç gelişir.

Önceleri av hayvanları taklit edilir. Büyüler tiyatro oyununa git gide yaklaşmıştır. Kimi hayvan, kimi avcı kılığındaki insanların karşılıklı oynamaya başlamasıyla bu törenler tiyatronun temelinin atıldığı gösterilere dönüşmüştür.

Tiyatro konusundaki ilk kuramsal görüşler, Antik Yunan düşüncesinde ortaya çıkar. Antik Yunan uygarlığının İ.O. V. ve IV. yüzyıllarını kapsayan Klasik Çağı, sanat ve kültür açısından en parlak dönemi olmuştur.

Tragedya ve komedya türünde en büyük yapıtlar bu dönemde yazılmıştır. Tragedya ve komedya, klasik biçimini İ.Ö. V yüzyılda almış, yazılan oyunlar açık hava tiyatrolarında düzenlenen şenliklerde Atina vatandaşlarından oluşan seyirci topluluklarına sunulmuştur.

Tragedyanın, Antik Yunan uygarlığının Arkaik Çağı sayılan 1.0. VII. ve VI. yüzyıllarda Tanrı Dionisos onuruna yapılan törenlerde söylenen dithirambos şarkılarından doğduğu varsayılmaktadır. Bu koro şarkılarını söyleyenler, Dionisos’ un kutsal hayvanı olan teke kılığına giriyor, şarkılar söylüyor, kaba saba danslar yapıyorlardı.

Giderek belli biçim kalıplarına göre yazılmaya ve şiirsel bir nitelik kazanmaya başlayan bu koro şarkılarına bir de konuşan kişi hipokrites (yanıt veren) eklenince tiyatronun diyalog çekirdeği oluşmuştur. Yunanca teke anlamına gelen tragos sözcüğü ile şarkı anlamına gelen aoide sözcüğünün birleşmesi ile bu konuşmalı şarkı tragoidia (tragedya) adını aldı ve dinsel törenin bir parçası olmaktan çıkıp bir sanat gösterisine dönüşmüştür.

Komedyanın Dionysos için düzenlenen bağbozumu törenlerinden doğduğu varsayılır. Bolluğu, üremeyi kutsayan ve köylerde yapılan halk geçit törenlerine komos deniliyordu. Komedya, bu eğlenceli geçit törenlerinde yapılan açık saçık taklitlerin düzenli bir biçim kazanmasıyla oluşmuştur.

İşte, Huizinga’nın Homo Ludens’i oynayan insandan Dionisos’a,  tiyatro, bu aşamaları geçerek günümüzdeki halini almıştır.

Toplumsal düzlemde kendini var etmeye çalışan tiyatronun yaşam içindeki belirleyici rolü, işlevi,   karşılaştığı sorunlar ve zorluklar.

Aristoteles, Poetika’da tragedyanın görevini: uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla, ruhu tutkulardan temizlemek olarak belirtmiştir. Bu arınma katharsis dediğimiz durumdur. Bu terim bir tıp terimi olmakla birlikte, doğrudan doğruya sanata uyarlayan ilk isim Aristoteles olmuştur. Poetika’da katharsis, korku ve acıma gibi ruha zarar veren heyecanları boşaltarak, rahatlama anlamına gelmektedir.

Tragedya seyredilirken önce bu heyecanlar uyarılmakta, yapay olarak uyarılan bu heyecanlar, duyula duyula tüketilmekte ve yerlerini bu boşalımdan gelen hoş bir duygu almaktadır. Böylece sanat (tiyatro), insan ruhu için sağlıklı bir etki yaratmış olur. Bu anlamda katharsis heyecanların sağaltılmasını ve ruhun arı duru bir hale getirilmesini sağlamaktadır.

Tragedyanın yol açtığı bu katharsis, insanı ruhu için zararlı olacak, bencil ve aşırı heyecanlardan kurtaran, onu hem daha sağlıklı hem özgecil yapan, günlük olayların ötesinde, insanın değişmeyen kaderi, bu kaderle kavgası üzerinde düşündüren bir arınma işlemidir. Doğrudan doğruya ahlaksal bir amaca hizmet etmez, kişiyi bir ahlak kuralı üzerine eğitmez; fakat onu daha dengeli, daha olgun bir kişi yapar. Böylece toplum ahlakına hizmet etmiş olur. Bununla birlikte, insanı özel durumlar üzerinde düşünmekten kurtarıp evrensel olana yönelttiği için felsefi düşünceye katkıda bulunmuş olur.

Aristoteles’in tragedya üzerinden değindiği bu özellikler, temel anlamda tiyatronun asıl işlevini niteleyen özelliklerdir. Tragedyanın insan ruhunda bıraktığı canlı bir hoşlanma duygusu, hoş bir etki olarak nitelenen duygu, sanatın kendine özgü üstün bir zevk uyandırmasının sonucudur.

Poetika’da yer alan bu dinamikler, tiyatronun işlevine dair geçerliliğini günümüzde de koruyan belirleyici unsurlardır.

Tiyatro, çeşitli anlatım araçlarına sahip olan, aynı zamanda yaşamı karmaşık toplumsal ilişkileri ve hareketliliği içinde yansıtabilen bir sanattır. Oyuncu, yani yaşayan insan aracılığı ile iletilen gerçekler somut yaşam gerçeğine en yakın olanlardır.

Sahnenin yansıtmacı anlatıma elverişli olması yanında, oyuncunun insan gerçeği ile doğal bağlantısı, insan ve toplum ilişkilerini inandırıcı bir biçimde ele alabilmesi, topluma karşı bir takım görevler yüklenmesini gerektirmiştir. Bu nedenle eğitme ve zevk verme, yararlı ve güzel, öğretici ve eğlendirici ikilemleri en fazla bu sanat dalında tartışılmaktadır.

Tiyatro, tüm sanat dallarından yararlandığı için etkisi güçlü ve karmaşık olan bir sanattır. Yaşamın hem belirgin, hem gizli gerçekleri sahnede oyuncunun somut varlığıyla ete kemiğe bürünür, yaşantıya dönüşür. Dilin, görüntünün. sesin, müziğin, dansın sanatsal anlatım olanakları ona destek olur.

Böylelikle tiyatro, sahnesi ile göze yönelir, böylece uzam sanatlarının olanaklarını kullanır; müziği ile kulağa yönelir; sözü ile yazın sanatının konu genişliğini kapsar.

Anlatım araçlarının çeşitliliği ve zenginliği, bu araçlar doğru kullanıldığında, tiyatro sanatının etkinliğini arttırmaktadır. Görüntüsündeki, dilindeki şiirsellikle estetik duygular uyandırabilmektedir.

Sahnede canlandırılan oyun-yaşam, bize kendi gözlemlerimizden daha ilgi çekici, daha etkileyici gelecektir. Bunu sağlayan, yazılı metnin kurgulanması, sahnelenmesi, sesin, müziğin, görüntünün, ışığın tasarımı sürecinde yaşam malzemesinin geçirdiği sanatsal düzenleme işlemidir.

Bu sanatsal oluşum sayesinde yaşamımızı ve yaşamımızın içerdiği sorunları daha iyi algılarız. Tiyatro oyunu, görmezden gelmeye çalıştığımız kafa karıştırıcı sorunlarımızın üzerine gittiği zaman daha çok ilgimizi çeker.

Bizi seçim yapmak, karar vermek zorunda bırakan gerçekleri oyunun güvenceli ortamında tanımak, kişiliğimizi, bilgimizi, aklımızın ve irademizin gücünü korkusuzca sınamamıza yarar. Her iyi tiyatro oyunu, kendimize, kimliğimize dair ipuçları elde ettiğimiz eğlenceli bir yaşam provasıdır diyebiliriz.

Tiyatro asal hünerini oyun-yaşam ilişkisini kurcalamakta gösterirse de, tıpkı diğer oyunlar gibi, hep oyun olarak kalır, hayatın gerçeğini değiştirmez. Tiyatro oyununu düşündürücü olduğu kadar eğlendirici kılan, seyrederken içine düştüğümüz bu şaka-ciddi ikilemi olmalıdır.

Sahneye konan çoğu yapıtın, oyun kurgusu içinde sunulmuş olan yaşam öyküsünün, yaşamın kendisinin de hem ciddi hem şakacı bir oyun olduğunu imlediği görülür. Oyun bizi bir kırılma noktasında gerçekle yüzleştirir.

Tarihsel, toplumsal, kültürel koşulların biçimlediği bir hayat oyununun içinde, yaşadığımız ortamın bize biçtiği rolleri oynarız. bu rolleri oynarken bazen büyük oyunun etkin bir parçası ya da oyun içinde yer alan kendi küçük oyunumuzun öznesi, bazen de büyüklü, küçüklü oyunların nesnesi olduğumuzu fark ederiz.

Gerçeklerin karmaşık yapısı içinde öznenin ve nesnenin sık sık yer değiştirdiğini, oyunun oyununa geldiğimizi anlarız. İşte, bir canlandırma oyunu olan tiyatro, kendi yapısı içinde hayattaki oyunu gösterebildiği zaman bizi yaşamımızın oyunu ile yüzleştirerek kendi oyun niteliğine uygun düşen işlevi yerine getirmiş olur.

Tiyatro oyunlarında insan hayatta oynanan oyunları görüp bu oyunlardaki kendi rolünü tanımakla kalmaz; bu rolü oynarken hangi ölçülere uyduğunu öğrenir, değerlerini tanır, bu değerleri yeniden benimser, ya da onları tartışır, eleştirir, belki de karşı değerler üretmeye yönelir. Bu da tiyatronun geliştirici, yenileyici işlevinin bir parçasıdır.

İnsanın  yaşam içindeki varoluş mücadelesini,  yeri ve konumunu anlamlandırmasında bu denli önemli bir işlevi olan tiyatro, bu görevini yerine getirebilmek için, öncelikle kendi adına büyük bir var oluş mücadelesi vermektedir. Var oluşu bir mücadele olan tiyatronun insan yaşamındaki etkisinin azımsanmayacak ölçüde oluşu bu yanından ileri gelmektedir.

Tiyatronun ve genelde sanatın insanı güçlendirici bir yönü vardır. Tiyatro aracılığı ile zaaflarıyla yüzleşen insan, kimi zaman gülerek, kimi zaman ağlayarak bu zaaflarından uzaklaşır, komplekslerinden arınır. Komplekslerinden arınarak bir anlamda kusurlarını giderir, iyileştirir. Böylesi sağlıklı bir düşünceye ulaşmış insan artık çok güçlüdür. Bu güçlü kimliği ile hiçbir boyunduruğa girmeyi kabul etmez. Haksızlıklar karşısında kolay kolay zapt edilemez.

Gücü elinde bulunduran yönetici erk, gücünü kendisiyle yarıştıran bu tür insan modelini onaylamaz. Antik çağlardan beri bu çatışma değişmez bir yazgıdır.

Tiyatronun, her devirde kendine muhalif bir kesim bulması, insanı güçlü kılan etkisinin bir sonucudur. Örneğin, ortaçağ kilisesinde tiyatroya karşı düşmanca bir tavır sergilenmektedir. Kilisenin tiyatroya karşı olmasını bir takım gerekçelere dayandırmışlardır. Bu gerekçelere göre, tiyatro, gerçek olmayanı uydurur, susturulması gereken heyecanları uyarır,  kutsal ruha aykırı düşen bir gerilim yaratır, ahlaka ve inançlara aykırı olana yer verir ve kişiyi yararlı işler yapmaktan alıkoyar, işinden ayartır.

Tarihsel süreç içinde, tiyatroya karşı girişilen olumsuz tutumun gerekçeleri hemen hemen aynıdır. Kökeninde önemli benzerlikler taşımaktadır. Tiyatro bir yandan kendini zaman içinde dönüştürerek var etme çabasının yanında, bu olumsuz seslere karşı ayakta durma savaşı vermektedir.

İnsanın var ettiği en köklü ve eski sanatlardan biri olması gereğince, bu gücü kendi varoluşsal kökeninde bulmaktadır. Tıpkı baskının ve yasaklamaların hüküm sürdüğü antik dönemlerde olduğu gibi, aynı baskının egemen olduğu yakın dönemlerde de en güçlü ve en parlak günlerini yaşamıştır.

Yönetenlerin baskıcı tutumları karşısında, sahnelenme noktasında engellemelerle karşılaşılsa da, onu sevip yaşamının bir parçası haline getirmiş seyircisi ile tiyatro, varlığını her devirde korumayı başarmıştır.

Tiyatroda seyricinin konumu ve seyir serüveninde ulaşılan estetik uzaklığın gerekliliği.

Tiyatro, kendisini izleyen bir topluluk olan seyircisi ile var olmuş bir sanattır. Sahnelenen oyun ve o oyunu izleyen seyircinin anlık sinerjik etkileşimi tiyatronun temel unsurlarındandır.

Tiyatronun toplumsal sorumluluğu yanında anlatım olanaklarının bolluğu ve etkinliği bir ikilemi gündeme getirmiştir. Bu ikilem sahne ile seyirci arasındaki yakınlık ve uzaklık ikilemidir. Tiyatroda seyirci hem bir oyun seyrettiğinin bilincindedir, hem de onu gerçek saymak ister. Bu kurmaca gerçekten hoşlanmaktadır.

Bu durum, kuramcıları, sahne ile seyirci arasında bir estetik uzaklık bulunması konusunda düşündürmüştür.

Seyircinin sahneyi uzak açıdan gözleyebileceği bu uzaklık seyircideki oyun ve gerçek bilincini dengeleyecektir. Aynı uzaklık oyunun toplumsal işlevini kolaylaştırmakta, sanatsal düzeninin değerlendirilmesini sağlamakta yararlı olacaktır.

Seyirci ile sahne arasındaki bu estetik uzaklık denilen mesafe, oyunu yaşamdan ayıran, yaşam ile oyun arasına girerek seyircinin bu iki varlık alanını bir arada ve birbirinden farklı olarak algılanmasını sağlayan bir aralık olarak tanımlanabilir.

Sahnedeki oyunun sanatsal niteliği bu uzaklıktan daha iyi anlaşılır. Bu uzaklık tiyatro dilinin tadına varılmasına, sanatın artı gücünün belirlenmesine yardımcı olur.

Bu aralığın uzaklık ölçüsü, yapıtın türüne, özelliğine bağlı olduğu sanat akımına göre değişir. Klasik tiyatronun sahne ile seyirci arasına koyduğu soğutucu uzaklık ile, gerçekçi tiyatronun seyircinin yanılsama içine girmesini kolaylaştıran duygusal yakınlığı, estetik uzaklık ölçüsünün ne kadar esnek uygulanabildiğini gösterir.

Estetik uzaklık özellikle tiyatro sanatını ilgilendirir. Çünkü sanatlar içinde yaşama en çok bağlı kalmış olan tiyatrodur. Tüm sanatlar yaşamın içinde doğar, onunla beslenip gelişirler.

Ancak bu sanat türlerinde yapıtın tamamlanması demek, oluşma sürecinin sona ermesi demektir. Bundan sonra yaşamla olan bağlantısı yaşamdan beslenme biçiminde değil, yaşamı etkileme biçiminde olur.

Tiyatro sanatının yaşantısı ise farklıdır. Bir oyun her temsilde yeniden tamamlanan bir yaşam olgusudur. Yazılma, sahnelenme, oynanma ve seyredilme süreçleri bu olguya dinamik, değişken bir nitelik kazandırır. Tiyatro sanatı tümüyle yaşamdan kopmaz. Toplumdan beslenmeyi sürdürür. Son aşamada topluma bir göbek bağı ile bağlı kalmıştır.

Tiyatronun toplum yaşamına olan bu bağımlılığı onun toplumla birlikte gelişmesini, en azından toplumun gelişmesine ayak uydurabilmesini sağlar. Tiyatronun toplum yaşamına bağlı oluşu en çok uygulamanın son aşaması olan seyredilme sürecinde ortaya çıkar.

Sahne ile seyirci arasında bir etkileşim vardır. Bu etki öncelikle oynanışa, giderek sahnelenişe, hatta yazılı metne kadar uzanabilir.

Eskiden yazılmış oyunlar sahnelenirken, metinde kısaltmalar, bütünün anlamını ve yapısını bozmayacak dramaturjik değişiklikler yapılabilir.

Toplumun tiyatroya en büyük etkisi, oyunun seçimini ve yorumunu yönlendiren seyirci isteği biçiminde ortaya çıkar. Tiyatro akımlarını, yazarlar, yönetmenler, kuramcılar, eleştirmenler kadar seyirciler de yönlendirmektedir.

Böylelikle tiyatronun sürekli değişen, kendini yenileyen dinamik yapısı içinde, seyirci unsurunun azımsanmayacak bir öneme sahip olduğu gerçeği kabul edilmiş olacaktır.

Günümüz modern insanı açısından tiyatronun “ihtiyaçlık” düzlemi. Sanat sanat için mi, halk için midir paradoksuna atıf olarak, tiyatro tiyatro için mi, halk için midir?

Günümüz insanının, tabanı bir hayli geniş piramit şeklinde tanımlanan ihtiyaçlar listesi, biyolojik varlığını devam ettirmesini sağlayan yaşamsal öncelikli ihtiyaçlarla başlar. Bu ve bunu takip eden kısımlar genelde bütün insanlarda ortak olan unsurları içerir. Beslenme, solunum, üreme, güvenlik, ait olma ve sevgi ihtiyacı, saygı ihityacı v.b…

Piramidin en üst noktasına gelindiğinde, alan olarak en küçük birimi işgal etmesine karşın, yaşamsal ihtiyaçlar kadar önemli, kendini gerçekleştirme ihtiyacı yerini almıştır. Piramidin ilerleyiş mantığı: bir ihtiyacın giderilmesiyle, bir sonraki ihtiyaç ortaya çıkacaktır şeklindedir. İşte basamağın en sonuna,  yani en tepedeki kısmına gelindiğinde, diğer bütün ihtiyaçları tamamlanmış olan insanın nihai ihtiyacı olan ve ağrılıklı olarak ruhsal gelişimini ve bulunduğu konumu ifade eden kendini gerçekleştirme ilkesiyle karşılaşılır. Yaşamdaki bütün ihtiyaçlarını elde etmiş insanın vardığı son noktadır burası. Peki nedir kendini gerçekleştirmek?

İnsanın hayatta elde ettiği ruhsal ve fiziksel değerler toplamının z raporudur bir anlamda. İnsanı gerçek, her şeyiyle tam bir insan yapan değerlerin toplamıdır yani. Her bireyin kendini var etmek istediği düzlem farklı olsa da, temelde varılmak istenen evrensel nihai hedef, “insan” olma ülküsüdür.

İşte insanın, bu tamamlanma ve eskilerin ifadesiyle, “tekamül” ve gelişim süreci içinde, onu bu önemli hedefe ulaştıracak, gelişimini destekleyecek kimi enstrümanlar vardır. Örneğin, edebiyat, müzik, ve hatta sanatın bütün kolları, insanın zenginleşerek kendini geliştirmesine ve gerçekleştirmesine yardımcı olan birer enstrümandır.

Sanat, insanı estetik bir incelikle donatan en önemli unsurdur. İnsan ruhunun zenginliğinin eseri olduğu için de, yine ulaştığı diğer insanların ruhsal olarak zenginleşmelerini sağlar.

Tiyatro da, insanı bu noktada besleyen, en önemli sanat dalıdır. Yaşama dair her ne varsa, insan aracılığı ile, yine insana tiyatroyla anlatılır. Ruhsal gelişimini destekleyici  olarak, bu  denli önemli bir konumda bulunduğunu düşünürsek, sanat ve tiyatro, insan için vazgeçilemez bir ihtiyaçtır dersek, abartmış olmayız sanırım. Yani aslında ideal olan budur. Ve de olması gereken…Her insan için, bu gerçekten böyle midir? Yani, sanat, tiyatro gerçekten herkes için vazgeçilmez bir ihtiyaç mıdır? İşte bu tartışmaya açık bir sorudur.

Dünya kaynaklarını her geçen gün tüketmektedir. İnsanoğlu yaşamsal ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak bir noktaya gelmiştir. Hal böyle iken, sanatın ve tiyatronun vazgeçilmez, yaşamsal ihtiyaçlar listesinde var olması biraz ütopik bir düş olmaktan öteye geçmeyecektir.

Bu olayın bir boyutudur. Diğer bir açıdan bakıldığında ise, modern insan, günümüz teknolojisiyle yoğun bir bombardımana  maruz kalmaktadır. Sanal sosyal medya, gündelik yaşam diliminde, oldukça büyük bir mesai işgal etmektedir(!)

İstediği tüm bilgiler ve bütün dünya bir tuşla elinin altındadır. Bu duygunun verdiği rehavetle sanata ulaşmak için emek ve çaba sarf etmekten oldukça uzaktır. Zira, ulaşmak istediği görsel bütün sanatlar yine bir tuş mesafesi kadar yakınındadır Bu platformlarda geçirilen zaman, yine modern insanın sanat ve estetik ihtiyaçlarına hizmet etmekte ve bu ihtiyaçlarını karşılamaktadır ne de olsa…(?)

Televizyon ve internetle kolaylıkla ulaşabildiği renkli dünyalar ve büyüsüne kapıldığı illüzyon, artık her şeyin üzerindedir. Hem sonra, tiyatronun işlevini, içinde görkemli yaşamların olduğu diziler, reality şovlar yerine getirmektedir.

Genel çoğunluk böyle avunadursun, sanatı yerinde takip etmek, artık belli ve seçkin bir kesimin özel tercihi olmuştur. Bilet alıp tiyatroya, operaya, konsere gitmek, toplumun entelektüel, kalburüstü diye nitelendirilen sınıfına özgü eylemlerdir artık.

Yaşamın bu denli zor olduğu, geçim koşullarının her geçen gün ağırlaştığı bir ortamda, insanlar ekmek parası bulamazken, hatırı sayılır miktarda bir bedel ödeyip, tiyatroya, operaya, konsere gitmek, bir anlamda sanata yatırım yapmak, oldukça lüks bir ihtiyaçtır.

Toplumun genel yaklaşımı bu yöndedir. Haklılık payı yok mudur? Kısmen olabilir.

Sanatı yaşamın olmazsa olmaz bir parçası durumuna getirmek, toplumda bu köklü estetik bilinci yerleştirmek, oldukça sistemli ve planlı bir eğitim planının ürünü olacaktır.

Tiyatronun ve sanatın en önemli yapı taşı seyircidir. Kendisini takip eden seyircinin olmadığı bir disiplinde, sanatın varlığından söz edilemez. Özellikle de tiyatro sanatı, seyircisiyle beslenen, varlığını seyircisiyle sürdüren bir sanat dalı olarak, ulaştığı kesimin eğilim ve taleplerini dikkate almak zorundadır.

Toplumdan kopuk, sanatı takip eden seyircinin taleplerini göz ardı eden bir sanat anlayışı, bu saydığımız diğer etkenlere gerek olmaksızın, sanatı baltalayıcı en önemli sebep olacaktır.

Sanat ve tiyatro, bireysel bir yaratım olmadığı ve genel gidişatı içerisinde bir seyirciye ihtiyaç duyduğu için, sanat sanat içindir denemeyeceği gibi, idealist ve katı kurallarla örülmüş, tiyatro, tiyatro içindir mantığı, kabul görebilecek bir düşünce sistemi olmayacaktır.

Paylaştığımız bütün bu bilgiler ve düşünceler ışığında, varacağımız sonuç şudur ki:

Malzemesi hayat, anlatım aracı insan olan, insanlar ya da insanı temsil eden figürler tarafından oynandığı için, somut gerçeğe diğer sanatlardan daha fazla bağımlı, insanı adeta hayat oyunuyla yüzleştiren, yaşamın bir oyun gibi algılandığı, sahip olduğu bu dinamiklerle, geçmişten geleceğe etkisi azımsanmayacak ölçülerde, önemini çağlar boyu koruyan tek ve yegane sanat dalı olarak tiyatro, koşullar ne olursa olsun, her devirde yaşama ayna tutmaya devam edecektir!..

Comments are closed.